Yıl 2017, okul bitmeden lise arkadaşım Oğuzhan ile karar verip ufak karadeniz turu için niyeti bozduk ve Eylül'ün ilk haftası kafayı kırıp çıkacaktık yola.


Ayın biri gibi Çankırı'da buluşup Merzifon'a geçtikten sonra gece bire kadar dinlenip iki gibi yola çıktık. Samsun, Giresun, Ordu, Trabzon, Rize, Artvin, Hopa ve Kemalpaşa'ya varmıştık. Bir yandan tuhaf heyecan vardı içimizde, bir yandan da arabayı karşıya geçiremiyor oluşumuzun burukluğu. Benzini gazı yarı fiyatına doldurup gelemeyecektik en nihayetinde. :) Kemalpaşa'da uygun gördüğümüz bir yere arabayı park edip yakındaki fırıncı abiye arabayı emanet ettikten sonra sınıra gitmek üzere otostop çekmeye başladım. O zamanlar otostop tecrübemin pek olmaması ve Oğuzhan'ın "Gel 2 liraya sınıra kadar minibüs varmış, binelim." dürtüsüne de kapılarak yaptık bi hata. :)

Minibüsle sınıra geldiğimizde 15 liraya "Yurtdışı çıkış pulu" aldıktan sonra kimliklerimizle sınırı geçtik. İlginçtir bizim ülkeden çıkarken beklediğimiz sürenin dörtte birini karşı sınırda beklememiştik. :)

Gürcistan'a girdiğimizde ilk kez yurtdışına çıkmış olmanın vermiş olduğu garip bi güvensizlik hissiyle karşılaşmıştık ikimizde. Derdimizi kimseye anlatamamanın sıkıntısı bir yana ciddi anlamda konfor alanımızdan da çıkmış oluyorduk. Yine ben Türkiye'ye yakın olmamdan gaza gelip bi 4-5 dakika otostop çekmiş olsam da kimse durmayınca yine minibüs olmasının gazına gelerek sınırda ufak miktar para çevirerek minibüse atladık. En arkaya geçtik, Türkiye'den uzaklaşmadan ve hala hattım çekerken rezervasyon yaptırdığımız otelin konumunu navigasyondan açıp bir yandan takip etmeye başladım.

Navigasyon sola dönmemiz gerektiğiniz gösterdiğinde minibüs şoförüne "Kaptan bizi sağda tükür!" diyeceğim ama nasıl? :D Kendimi konuşmayı öğrenmemiş bebekler gibi hissetmiştim adeta. Aklıma nerden geldiyse İngilizce söylemek geldi ama ne fayda eksik doktor candan eder misali hemen Türkçe düşünüp İngilizce'ye çevirdim ve minibüsün içinde "Captain Stop!" diye bağırıyorum. (Captain ne abi ya?) Sağıma dokunuyorum yok, soluma dokunuyorum tepki yok. En sonunda biri anladı çırpınışlarımızdan da çekti kaptan sağa. Tam gidiyorduk ki arkamızdan bir ses "Hey!" diye sesleniyor. "Noluyo?" derken parayı vermediğimiz aklımıza geldi. Hani Türkiye'de alışmışız minibüse biner binmez paranı verirsin inerken çok da düşünmezsin. Meğer orda para inerken veriliyormuş bilmiyorduk, bir de unutunca ilk fireyi de vermiş olduk. :D

Hani bu olayı da yaşayınca ufaktan bi tırsmadık da değil ama yarına kadar buradaydık ve moral bozmak yoktu. Otele doğru yürürken dikkatimizi çeken iki şey oldu. Birincisi yolların durumu cidden Türkiye'ye göre çok kötü durumdaydı. İkincisi ise arabaların azımsanmayacak kısmının tamponu yoktu. Gelmeden arabalar ucuz olduğu için sanayiye önem vermediklerini duymuştuk ama bu tabloyu da beklemiyorduk açıkçası. :)

Oteli bulduktan sonra girişlerimizi yapmak için kimlikleri verdik. Resepsiyonda Türkçe bilen birinin olması da işimizi epey kolaylaştırmıştı. Hatta ve hatta içimde kalan söylemek istediğim minnetlerden biri de orada yanımızdaki Lira(₺) ile otel ücretini ödeyebilmemizdi. Sağolsunlar sorun etmemişlerdi. Hatta para üstünü de Lari (Gürcistan'ın Para Birimi) olarak almıştık. :)

Çok yorgun olduğumuzdan belli bir süre dinlenip daha sonra gece ufak bir şehir turu planlayıp yattık. Kalktığımızda saat akşam sekizdi. Hem karnımız acıkmış hem de uykumuzu az da olsa almıştık ve gezme zamanımız yavaştan geliyordu. Otel resepsiyonuna inip merkeze nasıl gidebileceğimizi sorduk. Bize bi taksi çağıracağını onunla rahatça gidebileceğimizi söyledi ve biz de taksiyi beklemeye başladık.

Hani biri Amasya'ya gelip bi taksiye binmiş olsa en basit diyeceği şey "Beni Amasya Merkez'e götürebilir misiniz?" olur. Biz de bu şekilde planlayıp "Batumi Central" deyip bindik taksiye. Giderken sol tarafı camdan seyrederken böyle canlı ışıkların olduğu "Cavcaklı" bir yer görünce Oğuzhan'a inip yürüsek mi falan dedim ama bir yandan demekki Batum Merkez çok daha iyi bir yer ki adam bizi oraya götürüyor diye sevindik, hiç ses etmeden "Batumi Central"i merak etmeye başladık. Epey bi gittikten sonra böyle otogar gibi bir yerin önünde durduk ve ne görelim. Bi tane terk edilmiş kadar eski bir bina ve üstünde kocaman "BATUMI CENTRAL" yazıyor. :D

O an birbirimize bakıp "Ne oluyo ...?" diye bakarken taksiciye buraya gelmek istemediğimizi de anlatamadık. Telefonumu ve elimdeki otel kartını gösterip anladığım kadarıyla "Seni bana bindireni ara?" dedi ama telefonlar çok yazmasın diye yurtdışına kapalı. :D İyice patladık yani. Sonra geride hala ufak da olsa gözüken o "cavcaklı" yeri işret ettim ve dönmesini gösterdim elimle. Adama derdimizi sonunda anlatıp kendimizi o cavcaklı yere atmıştık. :)

Adını sonradan öğrendiğimiz Miracle Park'ta ufak bi tur attıktan sonra ara sokaklara dalıp bir şeyler yemek için fikir yürütmeye başladık. Tabi ilk yurtdışı deneyimi olduğu için hem acemilik hem de öğrenci usulü ucuz ve etkili olsun anlayışından çıkamadığımız için bir markete daldık ve en azından yemek anlamında konfor alanımızdan çıkmayıp ton balığı, ekmek ve biraz da içecek aldıktan sonra otele doğru yola koyulduk.

45 dakika yürümeyi göze alıp hem Gürcistan havasını bol bol teneffüs etmek için otele kadar yürümeye karar verdik. Karadeniz boyunca yürüyüp bol bol deniz havası aldıktan sonra ton balıklarımızı otelde gömüp ertesi gün için planlarımızı da yaptık ve o geceyi öyle tamamladık.

Ertesi gün yine hem önceki gün keşfedemediğimiz yerleri keşfetmek hem de taksiye tekrardan para vermemek için yürümeye karar verdik. Önce bir AVM'ye gidip ordaki fiyatlarla kıyaslama yapalım deyip oradan çıktık. Merkeze varıp oradaki klasik yerleri gezip uygun fiyatlı olarak umduğumuz sürat teknesi planımız da oradaki işletmecilerin yoğun Türk ilgisini fırsata çevirme isteklerinden ötürü fiyatı katlamasıyla son buldu. :(

  • Avrupa Meydanı
  • Astronomik Saat
  • Piazza Kulesi
  • St. Nicholas Kilisesi
  • Batum Bulvarı
  • Miracle Park
  • Chacha Kulesi
  • Alfabe Kulesi

Ve özellikle en beğendiğim Ali ve Nino Heykellerini gezdikten sonra karnımız ufaktan kazınmaya başlayınca karnımızı doyurmak için Türk lokantası araştırıp Osmanlı'dan kalma Orta Camii'nin çevresindeki Türk lokantalarının birine oturduk.

Zaten işletme de müşterilerin de genel portfolyösü Türk olduğundan biz iki dürüm siparişi verdikten sonra yanına da ordaki garsonun tavsiyesi üzere Tarhuna denilen uranyum suyuna benzer içecekten de birer tane aldık. Hatta tadını öyle beğendik ki Türkiye'ye götürmek için de aldık iki tane daha. Şimdi yazarken bile canım çekti. :)

Biz dönerleri yerken karşımızda 60-65 yaşlarında bir dayı da yemek yiyordu. Biz Oğuzhan'la aramızda Türkçe konuşunca adamın dikkatini çekmiş, herhalde canı da muhabbet çekmiş olacak. "Yeğenim nerelisiniz siz?" diyerek daldı muhabbete. Falanca yerliyim falan filan muhabbetlerinden sonra baktım dayı tek başına gelmiş. "Dayı" dedim, "Sen ne zaman dönüyon memlekete?". Adam "2 saatlik işim var onu halledip gidecem." demesin mi? "Aha!" dedim "Muhammed yavrum kaptın fırsatı, dönüş yolu beleşe geldi". Neyse iki saat sonra biz de biraz oyalandıktan sonra adam geldi ve 76 model Murat 124 ile yola çıktık. :)

Zaten dayı (Atilla Abi) da yolu bilmiyormuş, nasıl bulacağını kara kara düşünürken biz adama navigasyonluk yaptık, o da bizi sağolsun arabasına aldı. Al gülüm, ver gülüm olayı. :) Adama minnettar olduğumuz en büyük yer.

Gürcü sınırından çıkarken araba şoförü ile arabadakilerin akrabalık bağı yoksa arabadan inmemiz gerekiyormuş. Biz inip yaya kısmından Türkiye'ye girdik. "Atilla abi çoktan geçip gitmiştir." derken sınırı geçtiğimizde Atilla abi arabayı sağa çekip bizi bekliyordu. Bizi Kemalpaşa'ya attıktan sonra biz arabayla daha yeni başlayan Karadeniz yoluna devam ettik tabi. Atilla abi yüksek ihtimal burayı okumayacak ama ben tekrardan çok teşekkür etmek istiyorum, gavur memleketlerinde yolda koymadın abi bizi, eyvallah. :D